Bilim - Siyaset İlişkisi Üzerine

Yazdır

 

Türk aydınlanmasının eğitim alanında üç büyük ve köklü kurumu vardır: Tıbbiye, Mülkiye, Harbiye. İttihat ve Terakki’nin öncüleri askeri Tıbbiyelilerdir. Örgüte büyük emek veren, liderlik edenler arasında çok sayıda Harbiyeli vardır. Bu üç okul, sadece bir eğitim ve bilim yuvası değil, aynı zamanda birer ekoldürler. Yurt ve ulus sevgisinin çelikten kaleleri olarak tarihe geçmişlerdir. Cumhuriyete kanat geren mensuplarının ve mezunlarının özverili çalışmaları ve yaşam öyküleri, bir anlamda Türkiye’nin de tarihidir. Örneğin Sivas Kongresi’ne İstanbul’daki üniversite öğrencilerini temsilen katılan, Kurtuluş’tan sonra da Mustafa Kemal’in milletvekilliği önerisini nazikçe reddeden, bu davranışıyla da Atatürk’ün gözünde bir kez daha büyüyen Tıbbiyeli Hikmet bir duruşu temsil eder. Mandayı savunanlara karşı tam bağımsızlığı savunan, bu konuda Atatürk’le sohbet ederken kararlılığını yüreklice ortaya koyan Tıbbiyeli Hikmet ruhu, özünde Kuvayı Milliye Ruhu’nun genç bir tıbbiye öğrencisindeki devrimci ifadesidir. Tıbbiyeliliğin de, Harbiyeliliğin de, Mülkiyeliliğin de harcında 1923 Cumhuriyetini kıskançça savunma ve sahiplenme bilinci yatar. Bu nedenle Türkiye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü, egemenliği ve Cumhuriyet Devrimi kazanımları için mücadele veren herkesin belleğinde ve yüreğinde bu bilincin billur izleri bulunur.

Geçen yıl yitirdiğimiz Prof. Dr. Uçkun Geray işte bu geleneğin seçkin bir temsilcisidir. Geray’ı ve onun gibi düşünen, davranan, yaşayan nicelerini farklı kılan, öncü kılan, mücadeleci kılan şey bu damardan, bu gelenekten, bu birikimden beslenmeleridir. Onların İktisat Fakültesi ya da Orman Fakültesi, İstanbul Üniversitesi ya da Ankara Üniversitesi mezunu olmalarının pek bir önemi yoktur. Onlar hukukçu da, ormancı da, ziraat mühendisi de, öğretmen de olsalar, Tıbbiyeli Hikmet’in bayrağını taşırlar. Mülkiye mezunu olmasalar bile, Mülkiye Marşı’nı ezbere bilirler ve onu söylerken gözleri dolar. Ve aynen bir Harbiyeli gibi, vatan, vazife ve namus uğruna gerektiğinde ölebilecek bir erdeme sahiptirler. Onlar fazilet ve ahlak timsalidirler, namuslu ve mütevazı yaşarlar. Yetkin bilim insanları, alanlarının en seçkin, en üretken, en çalışkan isimleri olarak öne çıkarlar. Meslektaşları ve öğrencileri tarafından çok sevilirler. Ama tüm bu özelliklerine rağmen sadece kendi işlerini yapmaz, uzmanı oldukları alanda ürün vermezler. Erdemli Cumhuriyet yurttaşları olarak, ülkemizin sorunlarına karşı çok duyarlıdırlar. Sadece ellerini değil, kafalarını ve yüreklerini de taşın altına koyarlar, hem de her türlü bedel ödemeyi göze alarak. Diplomalarını ve uzmanlıklarını piyasanın emrine verip, paraya tahvil etmezler, tam tersine “üstlerine vazife olmayan işlere de karışırlar”. Meslek odalarında, demokratik kitle örgütlerinde, emekten, bağımsızlıktan ve aydınlanmadan yana olan siyasi partilerde ön safta, en ön sırada mücadele verirler. Bunu da öğrencilerini ihmal etmeden, bilimden uzak durmadan, mesleklerinden kopmadan yaparlar. Bilim adamlığını ve siyasi mücadeleyi, ülkeye ve topluma hizmet için bir bütün olarak ele alırlar.

Karşı Devrim ve Üniversite 
12 Eylül darbesi, 24 Ocak kararlarının dikensiz gül bahçesinde uygulanmasını sağlayıp, Türkiye’yi ABD’nin yörüngesine daha çok sokarken, darbeden en çok etkilenen kurumlardan birinin üniversite olması tesadüf değildir. Darbe, akademideki özgürlük ve özerkliği de yok etmiştir. Ekonomik düzlemde de eğitime ve bilime ayrılan kamu kaynaklarında sürekli kısıtlamalar yapılmıştır. İlerici ve alanında yetkin öğretim üyelerinin üniversiteden uzaklaştırılmasına koşut olarak, sayıları sürekli artan gecekondu üniversiteler, bir tür yüksek liselere ya da feodalizm kalıntısı örgütlenmelerin egemen olduğu, kadrolaştığı, diploma dağıttığı merkezlere dönüşmüştür. Bilimsel özgürlük, ekonomik özgürlükle yakın ilişkili olduğundan, çıkar çevrelerinden bağımsız, toplum ve ülke çıkarını önceleyen bir alan olması gerektiğinden, 12 Eylül piyasa değerlerini en çok üniversiteye sokmak istemiştir. Büyük sermayenin çıkarıyla örtüşmeyen, dahası ona ters düşen düşünce ve araştırmalar üniversiteden kovulurken, üniversite- özel sektör işbirliği söylemi cila işlevi görmüştür. Akademik özgürlük adeta ihaleye çıkarılmış, üniversite bir holdingin araştırma laboratuarı olarak sunulmuş, bilim adamları da holding bünyesinde ar-ge faaliyetleri yürüten araştırmacılar olarak görülmüştür. Sonuçta piyasada ihaleyi kazanan firmanın dediği olduğundan, genç beyinleri eğiten, yayın yapan ve bir unvan taşıyan insanların ürünleri pek çok alanda akademik ortamdan çıkıp, belirli çıkar çevrelerinin hizmetine girmeye, birer piyasa öznesi olmaya başlamıştır.

Her türlü siyasal ve ekonomik güç odağından, baskı grubundan bağımsız olması, dogmalara karşı durması gereken üniversiteler, “sivil, özgür, demokratik” gibi kavramların havada uçuştuğu bir dönemde, özelleştirmenin, piyasacılığın, küreselleşmenin, Yeni Dünya Düzeninin savunulduğu, liberal fikirlerin kalesi olmaya zorlanan birer şirkete dönüştürülmek istenmişlerdir. Bu durum, bencilliğin aşılandığı ve öğretildiği, ülke sorunlarına karşı duyarsız yapılar ortaya çıkarmıştır. Yüksek öğretime ayrılan pay, tamamen ideolojik tercihlerle kısılırken, yine aynı tercihlerin sonucu olarak vakıf üniversitelerinin sayısı hızla artmıştır. Sonuçta belli fakülte ve bölümler öne çıkmış, piyasaya dönük, biraz da zorlamayla ve parlak adlar verilerek yeni bölümler, alanlar, disiplinler icat edilmiş, piyasada talep bulamayan bilim alanları ise bitkisel hayata girmiştir. Nasıl eskiden hastalığın tedavisi için ilaç üretilirken, günümüzde ilaçların pazarlanması için hastalık üretilir olmuşsa, bilimin doğasının ve toplumun gereksinimlerinin yerini de, piyasanın talepleri almıştır.

Bilimin üstünlüğü için de politik mücadele

Türkiye’de sıkça söylenen, ama söyleyenin de dinleyenin de inanmadığı bir söz vardır: “Camiye, okula, kışlaya siyaset karıştırılmaz”. Türk siyasetini az çok bilenler, bu sözün gerçeği yansıtmadığını da bilirler. Çünkü geçmişten günümüze ülkemizdeki tüm siyasi akım ve aktörler, bu üç kurumdan en az biriyle bir şekilde iletişim, işbirliği yapmışlar, dirsek teması sağlamışlar, açık ya da örtülü desteğini almışlar veya bizzat onların içinden çıkmışlardır. Eğitim, teknik ve akademik boyutlarının ötesinde, çok ideolojik bir kavram ve toplumu şekillendiren bir alandır. Dinin kendisi başlı başına bir ideolojidir ve toplumsal, kültürel, ailevi hayatta, gündelik yaşamda büyük önemi vardır. Ordu ise Türk devlet geleneğinde, Türk aydınlanmasında, toplumsal algıda büyük, güçlü ve köklü bir kurum olarak büyük bir ağırlığa sahiptir.

Türkiye’de kaynağını dinden alan, “referansımız İslam’dır” diyen siyasetin elde ettiği güç ortadadır. Dinin bireysel alandan çıkıp, kamusal ve siyasal alanda elde ettiği iktidar, bunun ekonomiden kültüre her alandaki yansımaları açıktır. Altyapıyı da etkileyen bir üstyapı kurumu olan eğitimin, Atatürk dönemindeki uygulamasıyla, günümüzdeki yorum ve tatbikatları arasındaki uçurum ve bunun siyasal yansımaları net olarak görülmektedir. Devleti devrimle kuran öncü kadroların ocağı olan ordu ise sadece misak-ı milli konusunda değil, Cumhuriyet Devrimi ve onun rejimi konusunda da taraftır ki, bu da sadece hukuki, idari ve askeri bir tercih değil, bal gibi de ideolojik bir tercihtir. İşin içine ideoloji girince, sınıfsallık kaçınılmazdır. İdeolojisiz siyasetin demagoji olduğunu unutmamak gerekir. Eğitim söz konusu olduğunda, kaynakların kim için kullanılacağı da, eğitimin içeriği de, kadrosu da ideolojik tercihleri yansıtır. Mesela kendi üniversitelerinin gereksinim duyduğu mali kaynağı, binayı, araziyi onlardan esirgeyen devletin, vakıf üniversitelerine oldukça bonkör davranması böylesi bir siyasal tercihin sonucudur. Eğitimin mali yükünün hangi toplumsal katmanlar tarafından sırtlanacağı da siyasi tercihlere göre belirlenir. Üniversitenin, kamusal kaynaklardan beslenen, toplum için üreten, yeri gelince toplumu da eleştirerek, öncülük eden bir yapıda olması için gereken bilimsel özgürlük de, idari, mali özerklik de yine siyasetle yakından ilgilidir.

Cumhuriyet’in tercihi

Eğitimin, istisnasız tüm yurttaşların en doğal ve temel hakkı mı, yoksa toplumun varsıl kesimlerinin yararlandığı ticari bir iş mi olduğunun yanıtı da siyasidir. Cumhuriyetçi, ulusalcı, toplumcu, kamucu düşünceye göre eğitim; devletin tüm yurttaşlarına vermekle yükümlü olduğu eşit ve ücretsiz nitelikli bir kamusal hizmet, öğretmen bu kamu hizmetini veren kamu görevlisi, öğrenci ise bu kamu hizmetinden yararlanan yurttaştır. Bu düşünceye karşı olmak da akademik falan değil, siyasi bir tercihtir. Nitekim bu düşünceye karşı olanlar, eğitimin de sağlığın da özelleştirilmesini savunurlar. Unutmamak gerekir ki, okulu ya da hastaneyi işletme, öğrenciyi ve hastayı müşteri olarak görünce, öğretmeni ve doktoru da pazarlama elemanı ya da satış temsilcisi olarak görmek kaçınılmazdır. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, fırsat eşitliği çoktan unutulan bir kavramdır. Çünkü eğitimde fırsat eşitliğini savunmak da siyasi bir tercihtir, bu eşitliğe sırtını dönmek de.

Almanya’da faşist yönetimden kaçan bilim insanlarına kucak açmak da (İkinci Dünya Savaşı öncesi Atatürk’ün yaptığı), eğitim dili olarak Türkçeden ya da İngilizceden yana tavır almak da (milliyetçiliğiyle ünlü!, kendisini Amerikancı olarak niteleyen eski bir en üst düzey üniversite yöneticisi, “Türkçe bilim dili olamaz” diye buyurmuştu!), tarikatları Ortaçağ artığı kurumlar ya da “sivil toplum örgütü” olarak görmek de (“Tarikatlar sivil toplum örgütleridir” diyen bir sosyal bilimci yakın zamana kadar bir vakıf üniversitesinin rektörüydü), yabancı ülkelerin bazı üniversitelerimizle kurdukları yakın ilişki ve verdikleri destek de akademik olmaktan öte, tamamen siyasal, ideolojik tercihlerin yansımasıdır. “Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü Türk Ordusu’dur” diyen George Soros’u onur konuğu olarak üniversiteye çağırmak da, Ziya Ül Hak’a fahri doktora vermek de öyledir. Piyasa ile kolayca bütünleşemeyen bilim dallarını, uzmanlarına ve mezunlarına çok para kazandırmayan bölümleri “talep yok” diyerek kapatmak da öyledir. “Üniversite- sanayi işbirliği” gerekçesiyle üniversiteleri holdinglerin ar-ge birimlerine dönüştürmek de öyledir. Yani siyasi birer tercihtir. 12 Eylül sonrasında üniversiteleri bir ideolojinin karargâhı haline getirmek ne kadar bilimselse, günümüzde küreselleşmenin acenteleri yapmak da o kadar bilimseldir.

İdeoloji belirleyicidir

Erken Cumhuriyet döneminin eğitim hamlesi, Millet Mektepleri, Halkevleri, Halkodaları, Köy Enstitüleri amaçlarıyla da, yöntemleriyle de, öğretmenleriyle de, müfredatlarıyla da, hatta kuruldukları yerler itibarıyla da sadece eğitim kurumları değildir. Bunun çok ötesinde görevlere, işlevlere sahiplerdir. Aynı zamanda Cumhuriyet’in devrimci düşüncelerinin başta gençler olmak üzere halka aşılandığı, kulu yurttaş, tebaayı ulus yapmayı amaçlayan Aydınlanma Devrimi’nin ideolojik kaleleridir onlar. Her rejim, nasıl kendi yurttaşını yaratırsa, Cumhuriyet de Cumhuriyet yurttaşı yaratmak istemiş, bu bağlamda eğitim kurumlarını çok önemsemiştir. Nitekim Cumhuriyet’in eğitimdeki yüz akı kurumlarından biri, piyasayla bütünleşmeyen ve mezunlarına pek fazla para kazandırmayan, ama tarih ve kültür alanında büyük çalışmalara imza atan, çok yetkin kadrolar yetiştiren DTCF olmuştur. Buna karşılık eğitimin ticarileşirken, aynı zamanda medreseleşmesi ve kalitesizleşmesi, Adnan Menderes’in kendisinden iş isteyen gençleri, “Hiçbir şey olamadıysanız, öğretmen de mi olamadınız?” diyerek terslemesi, kimi siyasilerin imam hatip okullarını “arka bahçe” olarak nitelemeleri siyasetle eğitim arasındaki yakın ilişkinin yalın kanıtlarıdır. Eğitimin kamucu nitelikte olması, gelir dağılımı eşitsizliğinin zararlarını azaltır, fırsat eşitliğini güçlendirirken, toplumsal hakların kullanımında, toplumsal bir varlık olarak insanın kendisini geliştirmesine, bu yolla sadece bireyin değil, toplumun da yarar sağlamasına katkı sağlar. Bu nedenle üniversitelerin ticarileşmesini, “Parası olan çocuklarımız için yapıyoruz bunu. Bu sayede onlar da paralarını yurt dışındaki üniversitelere vereceklerine, kendi ülkelerinde harcıyorlar. Paramız cebimizde kalıyor” sözleriyle açıklamak yetersizdir.

Konuya bütüncül açıdan bakılırsa, meselenin sadece gelir dağılımı adaletsizliğinin bir sonucu olmadığı görülür. Sorun bir tercih sorunudur. Meselenin özüne inerken de, bu pusulayı elden bırakmamak gerekir. Sadece gelir dağılımı adaletsizliği penceresinden meseleye bakmak, bakış açısını daraltan, eksik bir yaklaşımdır. Ülkemizin önde gelen, tercih edilen, gözde kamu üniversitelerini kazanabilmek için büyük oranda, ekonomik açıdan varsıl ailelerden gelmek, Anadolu Lisesi, Fen lisesi ya da özel okul mezunu olmak, üniversiteye hazırlık sürecinde özel dershane, özel ders katkısı almak gerekmektedir. ODTÜ’nün, Boğaziçi Üniversitesi’nin ya da İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nin öğrenci otoparkları ile Bilkent, Koç ya da Sabancı Üniversitelerinin öğrenci otoparkları arasında, araçların modeli ve bedeli açısından fark olmaması değişen öğrenci profilinin kanıtıdır. Yani, vakıf üniversitelerinin ötesinde artık kimi kamu üniversiteleri de, kapılarını hızlı bir şekilde orta ve alt kesimden gelen öğrencilere kapatmaktadırlar. Eğitimin özelleşmesi, üniversite kapısından çok daha önce, anaokulunda başlamaktadır. Bu durum eşitsizliği besleyen, kökleştiren, derinleştiren, kurumsallaştıran bir süreçtir ve kolayca görüleceği gibi bu gidişat, çok vahim sonuçlara gebedir.

Bilim toplumcudur

Üniversitenin bir ayağı bilim aşkı, gerçeğe ulaşma tutkusu ise diğer ayağı da topluma karşı sorumluluk bilincidir. Bunlardan birinin eksik olması, üniversiteyi dengesizleştirir, güçsüzleştirir, düşmesine yol açar. Bilginin üretilmesi sürecinin de, bunun bilince dönüşmesi evresinin de, toplumun hizmetine sunulması aşamasının da bireysel değil, kolektif bir çaba gerektirdiğini akıldan çıkarmamak gerekir. Bu nedenle bilim insanının bireyci değil, toplumcu olması sadece ideolojik değil, aynı zamanda akademik bir tercihtir. Üniversiteyi piyasanın emrine sokmak, acentesi yapmak isteyen hemen her çevrenin sık sık “üniversite- sanayi” işbirliğinden dem vurduğu bir dönemde üniversitenin asıl sorunu, piyasa ile yeterli işbirliğini sağlayamamak değil, ulusal bir kalkınma, bütüncül bir gelişme politikasının olmamasıdır. Bunların olmayışı, bilimsel üretimde yön duygusunu köreltmiş, bilimsel atılım coşkusu yaşanmasını engellemiştir. Kısacası, ulusal çaptaki politika eksikliği ve ideolojik çarpıklık, akademik alanda da kendisini göstermiştir.

Prof. Barış Doster

Marmara Universitesi

 

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- Bilim - Siyaset İlişkisi Üzerine. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free