Mümtaz SOYSAL - Yazıları

Yazdır





Hocamızın köşe yazarlığına son vermeden önce yazmış olduğu son 300 yazısına soldaki 10x30'luk listeden ulaşabilirsiniz. 

MOBİL AİDAT KAYIT

Yazdır

,

 AŞAĞIDAKİ ŞEKİLDE DAHA KOLAY  ÖDEME EMRİ VEREBİLİRSİNİZ.

 

Bilim - Siyaset İlişkisi Üzerine

Yazdır

 

Türk aydınlanmasının eğitim alanında üç büyük ve köklü kurumu vardır: Tıbbiye, Mülkiye, Harbiye. İttihat ve Terakki’nin öncüleri askeri Tıbbiyelilerdir. Örgüte büyük emek veren, liderlik edenler arasında çok sayıda Harbiyeli vardır. Bu üç okul, sadece bir eğitim ve bilim yuvası değil, aynı zamanda birer ekoldürler. Yurt ve ulus sevgisinin çelikten kaleleri olarak tarihe geçmişlerdir. Cumhuriyete kanat geren mensuplarının ve mezunlarının özverili çalışmaları ve yaşam öyküleri, bir anlamda Türkiye’nin de tarihidir. Örneğin Sivas Kongresi’ne İstanbul’daki üniversite öğrencilerini temsilen katılan, Kurtuluş’tan sonra da Mustafa Kemal’in milletvekilliği önerisini nazikçe reddeden, bu davranışıyla da Atatürk’ün gözünde bir kez daha büyüyen Tıbbiyeli Hikmet bir duruşu temsil eder. Mandayı savunanlara karşı tam bağımsızlığı savunan, bu konuda Atatürk’le sohbet ederken kararlılığını yüreklice ortaya koyan Tıbbiyeli Hikmet ruhu, özünde Kuvayı Milliye Ruhu’nun genç bir tıbbiye öğrencisindeki devrimci ifadesidir. Tıbbiyeliliğin de, Harbiyeliliğin de, Mülkiyeliliğin de harcında 1923 Cumhuriyetini kıskançça savunma ve sahiplenme bilinci yatar. Bu nedenle Türkiye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü, egemenliği ve Cumhuriyet Devrimi kazanımları için mücadele veren herkesin belleğinde ve yüreğinde bu bilincin billur izleri bulunur.

Geçen yıl yitirdiğimiz Prof. Dr. Uçkun Geray işte bu geleneğin seçkin bir temsilcisidir. Geray’ı ve onun gibi düşünen, davranan, yaşayan nicelerini farklı kılan, öncü kılan, mücadeleci kılan şey bu damardan, bu gelenekten, bu birikimden beslenmeleridir. Onların İktisat Fakültesi ya da Orman Fakültesi, İstanbul Üniversitesi ya da Ankara Üniversitesi mezunu olmalarının pek bir önemi yoktur. Onlar hukukçu da, ormancı da, ziraat mühendisi de, öğretmen de olsalar, Tıbbiyeli Hikmet’in bayrağını taşırlar. Mülkiye mezunu olmasalar bile, Mülkiye Marşı’nı ezbere bilirler ve onu söylerken gözleri dolar. Ve aynen bir Harbiyeli gibi, vatan, vazife ve namus uğruna gerektiğinde ölebilecek bir erdeme sahiptirler. Onlar fazilet ve ahlak timsalidirler, namuslu ve mütevazı yaşarlar. Yetkin bilim insanları, alanlarının en seçkin, en üretken, en çalışkan isimleri olarak öne çıkarlar. Meslektaşları ve öğrencileri tarafından çok sevilirler. Ama tüm bu özelliklerine rağmen sadece kendi işlerini yapmaz, uzmanı oldukları alanda ürün vermezler. Erdemli Cumhuriyet yurttaşları olarak, ülkemizin sorunlarına karşı çok duyarlıdırlar. Sadece ellerini değil, kafalarını ve yüreklerini de taşın altına koyarlar, hem de her türlü bedel ödemeyi göze alarak. Diplomalarını ve uzmanlıklarını piyasanın emrine verip, paraya tahvil etmezler, tam tersine “üstlerine vazife olmayan işlere de karışırlar”. Meslek odalarında, demokratik kitle örgütlerinde, emekten, bağımsızlıktan ve aydınlanmadan yana olan siyasi partilerde ön safta, en ön sırada mücadele verirler. Bunu da öğrencilerini ihmal etmeden, bilimden uzak durmadan, mesleklerinden kopmadan yaparlar. Bilim adamlığını ve siyasi mücadeleyi, ülkeye ve topluma hizmet için bir bütün olarak ele alırlar.

Karşı Devrim ve Üniversite 
12 Eylül darbesi, 24 Ocak kararlarının dikensiz gül bahçesinde uygulanmasını sağlayıp, Türkiye’yi ABD’nin yörüngesine daha çok sokarken, darbeden en çok etkilenen kurumlardan birinin üniversite olması tesadüf değildir. Darbe, akademideki özgürlük ve özerkliği de yok etmiştir. Ekonomik düzlemde de eğitime ve bilime ayrılan kamu kaynaklarında sürekli kısıtlamalar yapılmıştır. İlerici ve alanında yetkin öğretim üyelerinin üniversiteden uzaklaştırılmasına koşut olarak, sayıları sürekli artan gecekondu üniversiteler, bir tür yüksek liselere ya da feodalizm kalıntısı örgütlenmelerin egemen olduğu, kadrolaştığı, diploma dağıttığı merkezlere dönüşmüştür. Bilimsel özgürlük, ekonomik özgürlükle yakın ilişkili olduğundan, çıkar çevrelerinden bağımsız, toplum ve ülke çıkarını önceleyen bir alan olması gerektiğinden, 12 Eylül piyasa değerlerini en çok üniversiteye sokmak istemiştir. Büyük sermayenin çıkarıyla örtüşmeyen, dahası ona ters düşen düşünce ve araştırmalar üniversiteden kovulurken, üniversite- özel sektör işbirliği söylemi cila işlevi görmüştür. Akademik özgürlük adeta ihaleye çıkarılmış, üniversite bir holdingin araştırma laboratuarı olarak sunulmuş, bilim adamları da holding bünyesinde ar-ge faaliyetleri yürüten araştırmacılar olarak görülmüştür. Sonuçta piyasada ihaleyi kazanan firmanın dediği olduğundan, genç beyinleri eğiten, yayın yapan ve bir unvan taşıyan insanların ürünleri pek çok alanda akademik ortamdan çıkıp, belirli çıkar çevrelerinin hizmetine girmeye, birer piyasa öznesi olmaya başlamıştır.

Her türlü siyasal ve ekonomik güç odağından, baskı grubundan bağımsız olması, dogmalara karşı durması gereken üniversiteler, “sivil, özgür, demokratik” gibi kavramların havada uçuştuğu bir dönemde, özelleştirmenin, piyasacılığın, küreselleşmenin, Yeni Dünya Düzeninin savunulduğu, liberal fikirlerin kalesi olmaya zorlanan birer şirkete dönüştürülmek istenmişlerdir. Bu durum, bencilliğin aşılandığı ve öğretildiği, ülke sorunlarına karşı duyarsız yapılar ortaya çıkarmıştır. Yüksek öğretime ayrılan pay, tamamen ideolojik tercihlerle kısılırken, yine aynı tercihlerin sonucu olarak vakıf üniversitelerinin sayısı hızla artmıştır. Sonuçta belli fakülte ve bölümler öne çıkmış, piyasaya dönük, biraz da zorlamayla ve parlak adlar verilerek yeni bölümler, alanlar, disiplinler icat edilmiş, piyasada talep bulamayan bilim alanları ise bitkisel hayata girmiştir. Nasıl eskiden hastalığın tedavisi için ilaç üretilirken, günümüzde ilaçların pazarlanması için hastalık üretilir olmuşsa, bilimin doğasının ve toplumun gereksinimlerinin yerini de, piyasanın talepleri almıştır.

Bilimin üstünlüğü için de politik mücadele

Türkiye’de sıkça söylenen, ama söyleyenin de dinleyenin de inanmadığı bir söz vardır: “Camiye, okula, kışlaya siyaset karıştırılmaz”. Türk siyasetini az çok bilenler, bu sözün gerçeği yansıtmadığını da bilirler. Çünkü geçmişten günümüze ülkemizdeki tüm siyasi akım ve aktörler, bu üç kurumdan en az biriyle bir şekilde iletişim, işbirliği yapmışlar, dirsek teması sağlamışlar, açık ya da örtülü desteğini almışlar veya bizzat onların içinden çıkmışlardır. Eğitim, teknik ve akademik boyutlarının ötesinde, çok ideolojik bir kavram ve toplumu şekillendiren bir alandır. Dinin kendisi başlı başına bir ideolojidir ve toplumsal, kültürel, ailevi hayatta, gündelik yaşamda büyük önemi vardır. Ordu ise Türk devlet geleneğinde, Türk aydınlanmasında, toplumsal algıda büyük, güçlü ve köklü bir kurum olarak büyük bir ağırlığa sahiptir.

Türkiye’de kaynağını dinden alan, “referansımız İslam’dır” diyen siyasetin elde ettiği güç ortadadır. Dinin bireysel alandan çıkıp, kamusal ve siyasal alanda elde ettiği iktidar, bunun ekonomiden kültüre her alandaki yansımaları açıktır. Altyapıyı da etkileyen bir üstyapı kurumu olan eğitimin, Atatürk dönemindeki uygulamasıyla, günümüzdeki yorum ve tatbikatları arasındaki uçurum ve bunun siyasal yansımaları net olarak görülmektedir. Devleti devrimle kuran öncü kadroların ocağı olan ordu ise sadece misak-ı milli konusunda değil, Cumhuriyet Devrimi ve onun rejimi konusunda da taraftır ki, bu da sadece hukuki, idari ve askeri bir tercih değil, bal gibi de ideolojik bir tercihtir. İşin içine ideoloji girince, sınıfsallık kaçınılmazdır. İdeolojisiz siyasetin demagoji olduğunu unutmamak gerekir. Eğitim söz konusu olduğunda, kaynakların kim için kullanılacağı da, eğitimin içeriği de, kadrosu da ideolojik tercihleri yansıtır. Mesela kendi üniversitelerinin gereksinim duyduğu mali kaynağı, binayı, araziyi onlardan esirgeyen devletin, vakıf üniversitelerine oldukça bonkör davranması böylesi bir siyasal tercihin sonucudur. Eğitimin mali yükünün hangi toplumsal katmanlar tarafından sırtlanacağı da siyasi tercihlere göre belirlenir. Üniversitenin, kamusal kaynaklardan beslenen, toplum için üreten, yeri gelince toplumu da eleştirerek, öncülük eden bir yapıda olması için gereken bilimsel özgürlük de, idari, mali özerklik de yine siyasetle yakından ilgilidir.

Cumhuriyet’in tercihi

Eğitimin, istisnasız tüm yurttaşların en doğal ve temel hakkı mı, yoksa toplumun varsıl kesimlerinin yararlandığı ticari bir iş mi olduğunun yanıtı da siyasidir. Cumhuriyetçi, ulusalcı, toplumcu, kamucu düşünceye göre eğitim; devletin tüm yurttaşlarına vermekle yükümlü olduğu eşit ve ücretsiz nitelikli bir kamusal hizmet, öğretmen bu kamu hizmetini veren kamu görevlisi, öğrenci ise bu kamu hizmetinden yararlanan yurttaştır. Bu düşünceye karşı olmak da akademik falan değil, siyasi bir tercihtir. Nitekim bu düşünceye karşı olanlar, eğitimin de sağlığın da özelleştirilmesini savunurlar. Unutmamak gerekir ki, okulu ya da hastaneyi işletme, öğrenciyi ve hastayı müşteri olarak görünce, öğretmeni ve doktoru da pazarlama elemanı ya da satış temsilcisi olarak görmek kaçınılmazdır. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, fırsat eşitliği çoktan unutulan bir kavramdır. Çünkü eğitimde fırsat eşitliğini savunmak da siyasi bir tercihtir, bu eşitliğe sırtını dönmek de.

Almanya’da faşist yönetimden kaçan bilim insanlarına kucak açmak da (İkinci Dünya Savaşı öncesi Atatürk’ün yaptığı), eğitim dili olarak Türkçeden ya da İngilizceden yana tavır almak da (milliyetçiliğiyle ünlü!, kendisini Amerikancı olarak niteleyen eski bir en üst düzey üniversite yöneticisi, “Türkçe bilim dili olamaz” diye buyurmuştu!), tarikatları Ortaçağ artığı kurumlar ya da “sivil toplum örgütü” olarak görmek de (“Tarikatlar sivil toplum örgütleridir” diyen bir sosyal bilimci yakın zamana kadar bir vakıf üniversitesinin rektörüydü), yabancı ülkelerin bazı üniversitelerimizle kurdukları yakın ilişki ve verdikleri destek de akademik olmaktan öte, tamamen siyasal, ideolojik tercihlerin yansımasıdır. “Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü Türk Ordusu’dur” diyen George Soros’u onur konuğu olarak üniversiteye çağırmak da, Ziya Ül Hak’a fahri doktora vermek de öyledir. Piyasa ile kolayca bütünleşemeyen bilim dallarını, uzmanlarına ve mezunlarına çok para kazandırmayan bölümleri “talep yok” diyerek kapatmak da öyledir. “Üniversite- sanayi işbirliği” gerekçesiyle üniversiteleri holdinglerin ar-ge birimlerine dönüştürmek de öyledir. Yani siyasi birer tercihtir. 12 Eylül sonrasında üniversiteleri bir ideolojinin karargâhı haline getirmek ne kadar bilimselse, günümüzde küreselleşmenin acenteleri yapmak da o kadar bilimseldir.

İdeoloji belirleyicidir

Erken Cumhuriyet döneminin eğitim hamlesi, Millet Mektepleri, Halkevleri, Halkodaları, Köy Enstitüleri amaçlarıyla da, yöntemleriyle de, öğretmenleriyle de, müfredatlarıyla da, hatta kuruldukları yerler itibarıyla da sadece eğitim kurumları değildir. Bunun çok ötesinde görevlere, işlevlere sahiplerdir. Aynı zamanda Cumhuriyet’in devrimci düşüncelerinin başta gençler olmak üzere halka aşılandığı, kulu yurttaş, tebaayı ulus yapmayı amaçlayan Aydınlanma Devrimi’nin ideolojik kaleleridir onlar. Her rejim, nasıl kendi yurttaşını yaratırsa, Cumhuriyet de Cumhuriyet yurttaşı yaratmak istemiş, bu bağlamda eğitim kurumlarını çok önemsemiştir. Nitekim Cumhuriyet’in eğitimdeki yüz akı kurumlarından biri, piyasayla bütünleşmeyen ve mezunlarına pek fazla para kazandırmayan, ama tarih ve kültür alanında büyük çalışmalara imza atan, çok yetkin kadrolar yetiştiren DTCF olmuştur. Buna karşılık eğitimin ticarileşirken, aynı zamanda medreseleşmesi ve kalitesizleşmesi, Adnan Menderes’in kendisinden iş isteyen gençleri, “Hiçbir şey olamadıysanız, öğretmen de mi olamadınız?” diyerek terslemesi, kimi siyasilerin imam hatip okullarını “arka bahçe” olarak nitelemeleri siyasetle eğitim arasındaki yakın ilişkinin yalın kanıtlarıdır. Eğitimin kamucu nitelikte olması, gelir dağılımı eşitsizliğinin zararlarını azaltır, fırsat eşitliğini güçlendirirken, toplumsal hakların kullanımında, toplumsal bir varlık olarak insanın kendisini geliştirmesine, bu yolla sadece bireyin değil, toplumun da yarar sağlamasına katkı sağlar. Bu nedenle üniversitelerin ticarileşmesini, “Parası olan çocuklarımız için yapıyoruz bunu. Bu sayede onlar da paralarını yurt dışındaki üniversitelere vereceklerine, kendi ülkelerinde harcıyorlar. Paramız cebimizde kalıyor” sözleriyle açıklamak yetersizdir.

Konuya bütüncül açıdan bakılırsa, meselenin sadece gelir dağılımı adaletsizliğinin bir sonucu olmadığı görülür. Sorun bir tercih sorunudur. Meselenin özüne inerken de, bu pusulayı elden bırakmamak gerekir. Sadece gelir dağılımı adaletsizliği penceresinden meseleye bakmak, bakış açısını daraltan, eksik bir yaklaşımdır. Ülkemizin önde gelen, tercih edilen, gözde kamu üniversitelerini kazanabilmek için büyük oranda, ekonomik açıdan varsıl ailelerden gelmek, Anadolu Lisesi, Fen lisesi ya da özel okul mezunu olmak, üniversiteye hazırlık sürecinde özel dershane, özel ders katkısı almak gerekmektedir. ODTÜ’nün, Boğaziçi Üniversitesi’nin ya da İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nin öğrenci otoparkları ile Bilkent, Koç ya da Sabancı Üniversitelerinin öğrenci otoparkları arasında, araçların modeli ve bedeli açısından fark olmaması değişen öğrenci profilinin kanıtıdır. Yani, vakıf üniversitelerinin ötesinde artık kimi kamu üniversiteleri de, kapılarını hızlı bir şekilde orta ve alt kesimden gelen öğrencilere kapatmaktadırlar. Eğitimin özelleşmesi, üniversite kapısından çok daha önce, anaokulunda başlamaktadır. Bu durum eşitsizliği besleyen, kökleştiren, derinleştiren, kurumsallaştıran bir süreçtir ve kolayca görüleceği gibi bu gidişat, çok vahim sonuçlara gebedir.

Bilim toplumcudur

Üniversitenin bir ayağı bilim aşkı, gerçeğe ulaşma tutkusu ise diğer ayağı da topluma karşı sorumluluk bilincidir. Bunlardan birinin eksik olması, üniversiteyi dengesizleştirir, güçsüzleştirir, düşmesine yol açar. Bilginin üretilmesi sürecinin de, bunun bilince dönüşmesi evresinin de, toplumun hizmetine sunulması aşamasının da bireysel değil, kolektif bir çaba gerektirdiğini akıldan çıkarmamak gerekir. Bu nedenle bilim insanının bireyci değil, toplumcu olması sadece ideolojik değil, aynı zamanda akademik bir tercihtir. Üniversiteyi piyasanın emrine sokmak, acentesi yapmak isteyen hemen her çevrenin sık sık “üniversite- sanayi” işbirliğinden dem vurduğu bir dönemde üniversitenin asıl sorunu, piyasa ile yeterli işbirliğini sağlayamamak değil, ulusal bir kalkınma, bütüncül bir gelişme politikasının olmamasıdır. Bunların olmayışı, bilimsel üretimde yön duygusunu köreltmiş, bilimsel atılım coşkusu yaşanmasını engellemiştir. Kısacası, ulusal çaptaki politika eksikliği ve ideolojik çarpıklık, akademik alanda da kendisini göstermiştir.

Prof. Barış Doster

Marmara Universitesi

 

Eğitim - Raşit POR

Yazdır

 

TBMM’de 30 Mart 2012 tarihinde kabul edilmiş ve 11 Nisan 2012 tarihinde 28621 sayılı Resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiş olan yeni eğitim yasasıyla, temel ve genel eğitim ve öğretimin dinileştirilmesinin önü açılmıştır. Görüldüğü kadarıyla Cemaat, tarikatlar ve AKP; karşılıklı mücadele yerine kazanılmış konumlarını koruyarak uzlaşı içinde faaliyetlerine devam edecekler. Çünkü yakın gelecekte Cemaat ve diğer tarikatların,  Devlet ve toplum içinde elde ettikleri konum ve etkinliklere ilave olarak, Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim yapısı içine, doğrudan girebilecekleri yeni bir ortam yaratılmıştır. Geçmişte sadece kuran kursları ve kendi açtıkları özel eğitim kurumları ile toplum içinde yer alan cemaat ve tarikatlar, bundan sonra tüm eğitim kurumlarında dini ders vermek üzere yasal olarak yer alabileceklerdir. Çünkü bugünkü eğitim sistemi içinde görev yapan öğretmenler, pozitif bilimi öğretme nosyonu dışında kalan dini eğitimi veremeyecekleri için görev, öğretmen formasyonu olmayan din adamlarına kalacaktır. Dolayısıyla bu din adamlarının bağlı olduğu cemaat veya tarikatlar, eğitim sistemini bir parçası haline gelecek ve her birinin etkinlik alanına göre belli mahalle, bölge, köy, yerleşim alanları belli din gurupları tarafından ele geçirilecek, okul öğretimini ötesinde sosyal hayatın her aşamasına müdahale edilecektir.

Oysa; Batı uygarlık tarihi, toplumların gelecek nesillerinin yetiştirilmesinde, eğitimin dini baskılardan kurtarılması için verilmiş mücadelelerle doludur ve günümüzde bir uzlaşı yaratılmış ve din adamı yetiştirmenin dışında dini eğitim, temel ve genel eğitimin kapsamı dışına çıkartılmıştır.

Bu konuda özellikle Fransa’da yaşanan gelişmelerin hatırlanmasında yarar var. Server Tanilli’nin “Din ve politika” adlı kitabına da bu konudaki gelişmeler ayrıntılı bir şekilde ortaya konmuştur. Server Tanili’nin kitabındaki ifadesiyle;

Savaş , 1879 Mart’ında, bir  yasa tasarısıyla başlar: Jules Ferry, tasarısında, üniversite sınav jürilerinde rahiplerle laikler bir araya getiren karmayı ortadan kaldırmayı önermektedir. Tasarının 7. maddesi, izin verilmemiş tarikatların eğitime sızmasını da yasaklamaktadır. (sayfa 26)

 Mart 1882’ de çıkartılan yasa ile proğramların laik olması ve ilkokul eğitimin zorunlu ve parasız hale getirilmesi kararlaştırılmıştır. (sayfa 27)

Sonunda laikleşmenin mantığı, 7 Temmuz 1904 tarihli yasaya vardı; yasanın birinci maddesinde şöyle diyordu:  “Her dereceden ve her tür eğitim, tarikatlara yasaktır”.Anlamı ise, Ferdinant Buisson’un diliyle, özetle şu idi;Kişi haklarından vazgeçmiş ve bir dinsel iktidara bağlanmış olanların eğitim yapmak hakları yoktur. Özgür olmayan biri, özgür yurttaşlar yetiştiremez. Gençliği bu tür insanlardan korumak devletin görevidir. Manastır toplumu ile demokratik toplum, birbirine zıttır.” ( sayfa 30)

11 Aralık 1905 günü yayınlanan yasa, vicdan özgürlüğünü sağlamakta; özgür ibadeti güvenceye bağlamakta; ancak Cumhuriyet için, “ hiç bir dini, ne tanır, ne de paraca destekler” diyerek, tarafsızlığını açıkça ilan etmektedir.( sayfa 31 )

Batının, uygarlaşmanın bir sonucu olarak bizden çok önce elde ettiği bu durumu, Türkiye ancak büyük önder Mustafa Kemal’in  girişimiyle 1920’lerde yakalamıştır. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte ve hatta kurtuluşun en önemli aşamalarından birisi olan Sakarya Savaşı sırasında bile sürdürülen, eğitimin ilkelerinin belirlenmesi çalışmaları, çağdaşlaşmanın en önemli bölümünü oluşturmasına rağmen, tek başına yeterli görülmemiş ve çağdaşlaşmanın  bir yaşam biçimi olarak benimsenmesi için toplumsal kalkınma ve aydınlanmayı sağlayacak eğitim, sanat ve kültür ile sanayileşme girişimleri, Devlet politikası olarak benimsenip uygulanmıştır. Bu suretle Türkler, bir Halifenin yönettiği kendini öbür dünyaya, ahirete hazırlayan ve o amaç için yaşayan, kaderciliği benimsemiş  bir toplumdan, bu dünyayı yaşamak, doğayı ve doğa olaylarını anlamak ve daha iyisini elde etmek için arayış içine giren, mücadele eden, kadın erkek bir arada yaşamayı kabullenmiş  yeni bir topluma dönüşmüştür. Mustafa Kemal’in açmış olduğu bu aydınlanma yolunun doğru olduğu, kısa sürede Dünya’nın ekonomik krizlerle boğuştuğu dönemde bile elde edilen sosyal ve ekonomik başarılarla kanıtlanmıştır. Cumhuriyetimizin kuruluşundan günümüze baktığımızda, Dünyadaki diğer İslam ülkeleri ile aramızda sanayileşme ve toplumsal kalkınma açısından uçurumlar oluştuğunu görebiliriz. Bugün bazı konularda hala Batı ülkelerinin arkasında kaldıysak bunun nedenini geçmişimizdeki uzun karanlık dönemin kalıcı etkileri ve bize gösterilen akıl ve bilim yolundan zaman zaman saptığımız Atatürk’ün aydınlanma yolunu değiştirmeye çalıştığımız içindir.

Peki bugüne nasıl geldik? Türkiye Atatürk’ün çizdiği yoldan ayrılıp nasıl oldu da İslami bir Cumhuriyete doğru yol almaya başladı? Bu sorunun  cevabını ararken ; öncelikle silahlı mücadele ile elde ettiğimiz bağımsızlığımızı, bize fazla gören emperyalist batının, bölge politikaları ve bizim ulusal yönetimimizin yakın tarihini ve önemli gelişmeleri tekrar gözden geçirmeliyiz..

Atatürk’ün ölümünü takip eden dönemde İkinci Dünya Savaşı’nın galibi emperyalist ülkelerin baskıları sonucu dış politikamızda önemli değişiklikler olmuş ve “ bağımsız ve tarafsız” politikalardan vaz geçilerek, batı yanlısı politikalar, yine batı ve özellikle ABD yönlendirmesiyle sürdürülmüştür. Bu bağımlı dış politika aynı şekilde memleketin idaresinde de kendini göstermiş öncelikle eğitimden başlamak üzere ülke kalkınmasını, ulusal tercihlerin dışında, yabancı istek ve çıkarlarına göre yönetme devri başlamıştır.

Cumhuriyet döneminin eğitim ilkeleri aşama aşama terk edilmiş ve özellikle eğitim birliği yasasına rağmen dini eğitim,  temel ve genel eğitim paralelinde sürdürülmüştür. Bu arada  Dünya’ya örnek olarak gösterilebilecek niteliklere sahip olduğu Türkiye’de,  yetiştirdiği kuşaklarla doğrulanmış olan Köy Enstitüleri  uygulaması,  sonlandırılmıştır.

Özellikle 1980’lerden sonraki yakın dönemimizde farklı siyasi görüşlerdeki partilerin oluşturduğu koalisyon hükümetleri,  dışarıya bağımlı, yönlendirilmiş politikaları tek bir parti gibi aynı çerçevede sürdürmeye devam etmiştir.

Yeni Dünya Düzeni adıyla sürdürülen bu politikalar sonucu, Cumhuriyeti kuran yönetim ve devamında bu yönetimin ilkelerine bağlı siyasi iktidarlar tarafından ülkenin sınırlı kaynakları kullanılmak suretiyle uzun zaman dilimleri içinde yaratılmış olan sanayi kompleksleri, özelleştirme adıyla söndürülmüştür. Sanayileşmenin;  kalkınmanın ve toplumsal aydınlanmanın temeli olduğunu iyi kavramış olan Cumhuriyet kuşaklarının, bu çabaları durdurulduğu gibi yarattıkları varlıklar da yok edilmiştir. Sonuç olarak ekonomik birer kıymet olan Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar uzanmış bu kuruluşların söndürülmesi, yerleşim bölgelerinin aydınlanmasının da en önemli aracını yok etmiştir. Metin Aydoğan “ Türkiye Üzerine Notlar 1923-2005” adlı kitabında Cumhuriyet değerlerinin nasıl yok edildiğini ayrıntılarıyla  anlatmaktadır.

Eğitim sisteminde dış baskılarla uygulamaya konulan ve aydınlanma yerine toplumu islami bir rejime hazırlamaya yönelik bu girişimlerin paralelinde, zaten sınırlı olan Anadolu’ya yayılmış sanayi tesislerinin söndürülmesi, ülkemiz üzerinde oynanan, çok merkezli gibi görünen bu girişimlerin esasında tek merkezden iyi bir koordinasyonla yürütüldüğünü göstermektedir. Sonuç olarak emperyalist ülkeler; yakın gelecekte kendi çıkarlarına hizmet edecek tamamen dış kaynaklara bağlı, siyasal islamın tam etki alanına girmiş bir sömürge ülke yaratabilmek için önlerinde halen en büyük engel olarak gördükleri “Kemalizm’i” yok etmek için eğitimi dinileştirme ile  sanayisizleşmeyi ve bunların tamamlayıcısı olarak da Cumhuriyetin birinci öncelikle oluşturmaya çalıştığı “ulusal bilinci” yok etmeye yönelik, toplumu yanlı bilgilerle yönlendirecek  medyayı bir arada kontrol ederek yürütmeye çalışmaktadırlar. Ve bunları da yayınladıkları kitap ve raporlarda açıkca ifade etmekten de kaçınmamaktadırlar. Graham Fuller  “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabında açıkca Kemalizm’in terk edilerek ılımlı islama yönelinmesini önerebilmektedir Aynı şekilde 2003 yılında AB ilerleme raporunda Ooslander, Kemalizm’in yok edilmesini, mevcut anayasadan çıkartılmasını ve yeni bir anayasa yapılmasını açıkça ifade etmektedir.

AKP iktidarıyla hız kazanan bu girişimlerin ve özellikle eğitim alanında başlatılan eğitim ve öğretimi dinileştirme girişimlerinin kısmen de olsa başarıya ulaşması halinde; halen toplumun çoğunluğu tarafından benimsenmiş olan laik eğitim sürdürülürken, aynı yer ve zamanda dini eğitim yapılması birbirine karşıt iki kuşak yetiştirilmesine neden olacaktır. Siyasetin en yetkili ağzından ifade edilen “dindar ve kindar” gençliğin giderek artması ve güçlenmesi, çocuk yaşlardan başlayarak gençlik arasında bir çatışma ortamı doğuracak, toplumsal olaylar artacak ve ülkemiz emperyalistlerin hedeflediği şekilde bölünme sürecine girecektir.Ve sonuç olarak emperyalizmi ve yerli işbirlikçilerini silahlı ve silahsız aydınlanma kalkınma mücadelesi  ile yenerek kurulan ve geliştirilen  Türkiye Cumhuriyeti, bölünüp parçalanırken,  doğal olarak  Kemalizm de sonlandırılacaktır.

Emperyalist ülkelerin Kemalizm’den bu kadar korkmalarının nedeni, onların mazlum ulusları daha kolay yönetmek için kullandıkları etnik ve dini bölünme ile ekonomik silahlarına  karşılık; akıl ve bilimi ön plana çıkartması, ülke  kalkınmasını ulusal kaynaklara dayandırması ve bağımsızlığın silahlı mücadele ile  kazanılabileceğini, yaparak Dünya’ya göstermesidir

Emperyalistlerin ülkemiz üzerinde oynadıkları bu oyunların bozulabilmesi için tek çıkar yol; tarihsel süreç içinde uygulanarak doğruluğu kanıtlanmış olan  “Kemalizm’e” sahip çıkmak, uygulamak ve ülkenin geleceği için öncelikle yeni nesle bu bilincin verilmesini sağlamaktır.

Ülkenin geleceği için eğitimin dinileştirilmesine ve memleketimizin giderek bir islami cumhuriyete dönüştürülmesine hayır !

 

Raşit POR

20 Eylül 2012

 

ULUSAL EĞİTİM BİLDİRİSİ

Yazdır

 

SİYASAL parti olarak, Cumhuriyet Hükümetinin “eğitim reformu”nu başından beri eğitimcilik deneyimi olan üyelerimizle, çalışan öğretmenlerimizle, eğitimbilimcilerimizle, çocuk psikolojisi uzmanlarıyla birlikte izledik, izliyoruz. 
 
Bununla yetinmeyerek, eğitim işkolundaki sendikaların, eğitim fakültelerindeki öğretim üyeleri ile tabip odalarının görüşlerini ve değerlendirmelerini de inceledik. Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana toplanan Eğitim Şuraları’nın belgelerini yeniden anımsadık. Öte yandan, yaşam biçimlerine imrendiğimiz gelişmiş ülkelerin eğitim düzenlerini gözden geçirdik. 
 
Eğitim sistemlerini düzenleyen ve altında devletimizin de imzası bulunan uluslararası belgeleri göz önüne aldık.
 
Bizce, durum şudur: Cumhuriyet, insanlarımızın içinde yaşadıkları aile, mahalle, köy, kasaba, kent gibi ortamları tanımalarını ve toplu yaşama uyum sağlamalarını, beslenme, barınma, giyinme başta olmak üzere tüm gereksinmelerinin ana kaynağını oluşturan doğayı  bilmelerini ve canlı cansız  yanlarını tanıyıp onlardan yararlanmalarını,
 

Devamını oku: ULUSAL EĞİTİM BİLDİRİSİ

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- teksayfa. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free