7 - FAŞİZMİN KÜRESELLEŞMESİ

Yazdır

FAŞİZMİ DOĞRU KAVRAMAK

     Faşizm ve Nazizm, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıktı. İtalya’da Ulusal Faşist Parti ve Almanya’da Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi adıyla ortaya çıkan siyasi hareket, Batı dünyasında her zaman İtalyan ve Alman ırkçılığı olarak ele alındı; gerçek niteliğiyle yeterince irdelenmedi. Oysa faşizm ve Nazizm ekonomik dayanakları, sınıfsal temelleri ve tekelci şirket egemenliğiyle dolaysız ilişkileri olan bir devlet biçimiydi.

    Faşizm ve Nazizm, ekonomik temelleriyle incelendiğinde, günümüzdeki küreselleşme uygulamalarından öz olarak ayrımı olmadığı görülecektir. İtalya ve Almanya’da açık şiddet ve terörle sağlanan ekonomik işleyiş,  İngiltere, Fransa ya da ABD’nde  ‘demokratik’ yöntemlerle sağlanmıştır. Kendilerini uygarlığın gerçek yaratıcıları olarak sunan batılılar bu nedenle, İtalya ve Almanya’da 20.yüzyılın ilk yarısında yaşanan vahşete hala geçerli olan ekonomik işleyişin değil; Mussolini ve Hitler’in  ‘çılgın hırslarının’ ve ‘demokrasiden yoksunluğun’ yol açtığını söylerler; Pazar paylaşımından, şirket egemenliğinden ve tekelleşmeden söz etmezler.

     Bu tutum son derece anlaşılır bir davranıştır. Milyonlarca insanın ölümüne neden olan savaşın sorumluluğu, bir takım ‘çılgınların’ politik hırslarına yüklenecek olursa, gerçekler gizlenebilecek ve Batı’nın dillerden düşürülmeyen ‘uygarlığı’ zarar görmeyecekti. Halka söylenen ya da okul kitaplarında yer alan savaş nedeni; Birinci Dünya Savaşı’nda Boşnak bir suikastçı, ikincisinde ise Polonya’nın askeri işgalidir.

    Askeri savaşın; ekonomik savaşın devamı olduğundan, ekonomik gerilim süreçlerinden, sömürgelerden ve emperyalizmden söz edilmez, söz edilmesi de hoş karşılanmaz. Bir Boşnak milliyetçisinin Avusturya veliahdını öldürmesiyle, Almanya’nın Rusya ve Fransa’ya (1914) ya da Alman Ordusu’nun Dantzig’e girmesiyle, İngiltere ve Fransa’nın Almanya’ya savaş ilan etmesi arasında (1939) ne gibi bir ilişkinin olabileceği düşünülmez ve faşizm yasaklanarak üstü örtülmeye çalışılan anımsanmaması gereken ‘kötü’ bir anı haline getirilir. ‘Demokratik nezaketinden’ asla ödün vermeyen ‘Batı uygarlığı’, işlenen insanlık suçunun sorumluluğunu her zaman kendisinden uzak tutmak ister. Oysa açık olan gerçek, yalnızca iki dünya savaşının değil, 20. Yüzyıldaki çatışmaların tümünün Batı kaynaklı olmasıdır. Söz konusu, Pazar ve para olduğunda, Batı’nın ‘ilkeli demokratları’ karşınıza kolayca ’kararlı faşistler’ olarak çıkabilir ve seçimler ya da toplama kampları hemen ‘ basit ayrıntılar’ haline gelebilir.

TEKELCİ ŞİRKET DEMOKRASİSİ: FAŞİZM        

    Sanayi devriminin açtığı üretim bolluğu, üretimi gerçekleştiren şirketlerin önce iç pazara daha sonra dünyaya açılmasını zorunlu kılmıştı. Dışarı açılma üretim artışının, üretim artışı da dışarı açılmanın itici gücü olmuş ve şirketler dünya ekonomisine, bağlı olarakta siyasetine yön veren büyük güç merkezleri haline gelmişti. Tekelleşerek büyüyen şirketler, içerde uysal ve sözdinler işçi kitleleri, dışarıda ise sınırlanmamış bir özgürlükle kullanacakları Pazar istiyordu. Bu isteğin yerine getirilmesi için kurulan baskı ve sağlanan toplumsal sıkıdüzen (disiplin), içeride yoğun sınıf sömürüsüne dışarıda ise askeri saldırganlığa dayandırılmıştı.

    Gelişmiş ülkelerde iç ve dış sömürü arasında, ters orantılı bir ilişki vardır. İçerde uygulanan sınıfsal baskı dış sömürü arttıkça hafifler, dış sömürü azaldıkça artar. Bu ikili ilişki aynı zamanda, içerde geçerli kılınan  ‘demokrasinin’ sınırlarını ve siyasi mücadelenin de şiddetini, belirler; dışarıdan ne kadar çok kar getirilirse içerde o kadar  ‘demokrat’ olunur.

    Şiddet, Batı toplumlarında, tekelci şirket bilançolarının büyüyen ya da küçülen kar toplamlarına bağlı olarak, açık ya da örtülü, biçimde her zaman vardır. Tekel egemenliği süreç içinde, toplum üzerinde o denli etkili bir egemenlik kurar ki, düzenin meşruiyet, tekelci şirket egemenliğinin sürdürülmesinden ibaret hale gelir. Burada artık geçerli olan demokrasi ve özgürlük, tekelci şirket demokrasisi ve özgürlüğüdür. Küreselleşmenin temelini oluşturan bu gerçek, Batı Avrupa ve Amerika’da, işçi eylemleri ya da düzen karşıtı politik hareketlerin şiddetle bastırılmasını, tarihsel bir gelenek haline getirmiştir.

2000 AMERİKA’SI 1930 ALMANYA’SINA NE KADAR BENZER?

    Faşizm, tekelci şirket egemenliğinin açık şiddetle kurulması ve sürdürülmesidir. Tekelci sermayenin yapısından kaynaklanan ve hiçbir kısıtlamayı kabul etmeyen yekte (otorite) isteği, ‘demokrasi’ geleneklerinin yetersiz kalması durumunda faşizmi gündeme getirir. Esas lan, tekel eğilimlerine yanıt verecek bir düzenin sürmesi ve bu düzenin güvenlik altına alınmasıdır. Bu ise, yönetim gücünün, kesin ve mutlak olarak elde tutulmasına bağlıdır. İktidarın elde tutulması esastır, bu iş için kullanılan yöntemler ikincildir.

    Faşizm ya da demokrasi, sistem karşıtlığının örgütlü siyasal eyleme yönelmesine bağlı olarak her an birbirlerinin yerine geçebilecek devlet biçimleridir. Aynı üretim biçimine ve benzer kültüre sahip batılı ülkeler, bir bütün olarak ele alınırsa bu ülkelerde, tekelci şirket egemenliği ve bu egemenliğin geçerli kıldığı ekonomik işleyişte niteliksel bir farklılığın olmadığı görülecektir. Ayrı sosyal kavramlar haline getirilmeye çalışılan faşizm ve demokrasinin gerçek yaşamda birbirine olan yakınlığı, Batı’da geçerli olan ve tekel egemenliğine dayalı olan düzenin doğal bir sonucudur. 1930 Almanya’sı ile 2000 Amerika’sı benzerliğin nedeni bu sonuçtur.

    Batılı ülkelerde, düzene karşı politik karşıtçılık örgütlü hale gelip güçlendiğinde, silah ve oy pusulası arasındaki ayrılık önemini yitirir ve açık şiddet hemen devreye girer. Açık şiddetin düzey ve yaygınlığını, düzenin değiştirilmesine yönelen karşıtlığın gücü belirler. Karşıtlık ne denli güçlüyse, uygulanan yeğin(şiddet) lik de o denli güçlüdür. Karşıtçılığı olmayan egemenlik istenir ve bunu sağlamak için, kültürden spora, eğitimden örgütlenmeye dek yaşamın her alanında, halkı politikadan uzak tutacak her türlü yöntem kullanılır. Ancak, yine de düzene yönelen karşıtçılık ortaya çıkarsa, buna asla hoşgörü göstermez ve hemen ezilir. Batı’nın yakın tarihi bu tür eylemlerle doludur.

                                                                                    *

    Almanlar, 1930’larda düzen karşıtlarını toplama kamplarına yığarken aynı işi ‘demokrat’ Amerikalılar Japon kökenli yurttaşlarına uyguladı. Pearl Harbor baskınından sonra Japonya ile savaşa giren ABD hükümeti, savaşla hiç ilgileri bulunmayan ve daha önce göç ederek ABD vatandaşı olan Japon kökenli insanları Nevada çöllerinde kurduğu toplama kamplarına doldurdu. Hitler, Milletler Cemiyetine haber vermeden Polonya’ya girerken, NATO Birleşmiş Milletlerin geçerli kurallarını yok sayarak Yugoslavya’yı bombaladı. Hitler ve Mussolini, 1930’larda, en barışçıl eylemleri bile silahla eziyordu. Bugün, Avrupa’nın ‘demokratik’ ülkeleri, küreselleşme karşıtı kitle gösterilerini ateşli silahlarla dağıtıyor; insanlara işkence ediliyor, gerekirse öldürülüyor. Cenova 2001 protestolarında bir kişinin ölmesi 80 kişinin kaybolması üzerine, küreselleşme yanlısı eski İtalya Başbakanı D’Alema bile şunları söylemişti: “Güvenlik güçleri tarafından uygulanan şiddet yöntemlerinin, üst düzey siyasi kesim tarafından korunduğu, kabullenildiği ve teşvik edildiği yolunda kuşkular var. Bunun adını koymak için faşizmden başka tanım bulamıyorum.” 1

    Cenova’daki G-8 toplantısını, barışçıl bir yöntem olarak müzikle protesto etmek için İtalya’ya giden İsveçli Anne Assehm, 22 Temmuz 2001 günü bir otobüste gözaltına alındı ve yargılanmadan 22 gün bir hücreye kapatıldı. Assehm, başından geçenleri şöyle anlatıyor. “ Koridorda yere oturmuştuk. Odalarda dayak yiyenlerin haykırışları, duvarlara çarpma sesleri geliyordu. Kadınlar tecavüzle tehdit ediliyordu. Cinsel tehditte bulunan polislerden biri elindeki gamalı haç dövmesini gösterdi. Korkudan ölüyordum”2 Bunlar Kurulu düzen için hiçbir tehlikenin bulunmadığı İtalya’da ortaya çıkan, basit ‘demokratik’ uygulamalardı.

                                                                                   *

    Hitler’i iktidara getiren tekelci şirketlerden biri olan büyük demir-çelik tröstü Krupp’un sahibi Alfried Krupp 1933 yılında “Biz Krupp’çuların istediği, iyi işleyen ve bize rahat çalışma imkânı sağlayan bir sistemdir” 3 diyordu. ABD Başkanı Bill Clinton 1993 yılında; “ ABD’nin çıkarlarına ters düştüğünde müdahale etmekten çekinmeyiz”4 diyor. ABD’nin çıkarlarının ne olduğu ise, Amerikan otomotiv devlerinden General Motors’un Başkanı Charles E.Wilson’un sözlerinde bulunuyor. “ Şirketim için neyin iyi olduğunu biliyorum, dolayısıyla Birleşik Devletler için neyin iyi olduğunu biliyorum.”5

    Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterand’ın danışmanı eski Avrupa Bankası Başkanı J.Attali, günümüzdeki geçerli dünya düzenini şöyle açıklıyor: “ Avrupa’da bir ideolojik boşluk var. Bu boşluğu piyasa ekonomisi dolduramaz. Pazar düzeni pazarın diktatörlüğünü koruyor. Yarattığı boşluk binbir hevese yol açıyor. Faşizm, köktendincilik ve aşırıcılık, iflas eden sistemin arka koridorlarında geziyor.. Öyle hayallerin yerine fanatizmin yeşermesi istenmiyorsa yeni projeler ortaya çıkarılmalıdır.”6

ŞİRKETLER VE İTALYA FAŞİZMİ

    20. yüzyıl başında İtalya ve Almanya, özel girişimcilik sınırlarının daha geniş olduğu ABD ile, temel yatırım alanlarındaki kamusal işletmeleri koruyan liberal gelenekli İngiltere ve Fransa’dan farklıydı. Bu ülkeler sanayi gelişimlerini ABD, İngiltere ve Fransa’dan daha geç tamamlamış ve dünyaya açılma yarışına sonradan katılmışlardı. ABD, Güney Amerika’yı 20 yüzyıl başında ele geçirmişti ve alım gücü yüksek geniş bir iç pazara sahipti. İngiltere ve Fransa’nın çok sayıda sömürgesi vardı. Almanya ve İtalya ise sanayi gelişimine yanıt verecek dış pazara sahip değillerdi.

    İtalyan sanayisi, iç pazarın darlığı ve dış pazarlara da açılamaması nedeniyle kendi sınırları içinde sıkışıp kalmıştı.7 Ağır sanayisi büyük bir güce ulaşmasına karşın, iç tüketime dönük sanayisi yeterince gelişmemiş olan Almanya, kendi kendine yeterli (otarşik) bir ekonomik yapıyla ayakta duramayacak bir ülkeydi.8  İtalyan kapitalizmi cılızdı ve başından beri devlet yardımına gereksinim duymuştu. İtalya kentsoylu(burjuva) su, ancak devlet koruması ve desteğiyle zenginliğe ulaşabilirdi. Bu olgu ulusal birliğini İtalya gibi geç sağlayan Almanya için de geçerliydi. Bu iki ülkedeki ekonomik uygulamaları kısaca incelemek; bugün, baskıyla dünyaya yerleştirilmeye çalışılan küreselleşme uygulamalarının, hangi ideoloji ile örtüştüğünü göstermesi açısından yararlı olacaktır.

    Mussolini, siyasi partileri ve tüm kitle örgütlerini kapatıp iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra, 1927 yılında ekonomik gerçeklere uygun düşmeyen bir kararla ve yaymaca amaçlı olarak liretin değerini yükseltmişti. İhracat daralmasına yol açmasına karşın, bu uygulama, hammadde ve ara mallar ithal eden büyük sanayi kümen (grup) leri için yararlı olmuştu.9 Yeterli sermaye birikimine sahip olmayan küçük ve orta işletmeler, bu dönemde büyük şirketler tarafından yutularak tasfiye edildiler.10

    Liretin değerinin ani ve aşırı yükselmesinin büyük sanayinin bir bölümünde yarattığı hoşnutsuzluk ise, devletin ekonomik varlıklarının bu kemsin emrine verilmesiyle giderildi. Mussolini, politik terörün kendisine verdiği güçle, devleti çok kısa bir süre içinde tekelci şirket çıkarlarını gözeten bir örgüt haline getirildi; önemli kamu mal ve işletmeleri firmalara devredildi. Devlet yatırım fonları, kredi ve teşvikler şirket kasalarına aktarıldı. 21 Nisan 1927’de kabul edilen Çalışma Bildirisi’nin (Carta del Lavaro) 7. Ve 9. Maddeleri şöyle diyordu:” Ulusal çıkarların sağlanmasında en etkili ve yararlı araç özel girişimdir.. Devletin üretime müdahalesi ancak, özel girişimin olmadığı durumlarda söz konusu olacaktır.”11 Oysa, Mussolini iktidara gelene dek, “çürümüş liberalizme” karşı olduğunu söylüyordu.

    Büyük şirket istemlerinin egemen devlet politikası haline gelmesi, bu gün olduğu gibi, halkın yaşam düzeyinin düşmesine ve işsizliğin yayılmasına yol açtı. Ücretlerdeki gerçek (reel) düşüşlere karşın, sendikaları kapatılmış, öncüleri hapsedilmiş işçiler doğal olarak herhangi bir tepki göstermediler. İşgücü ve sermaye, endüstri ve tarım; ulusal uyuşum (armoni) adı verilen ve büyük sermaye ile toprak sahiplerinin belirleyici olduğu korporasyon örgütlenmelerinde bir araya getirildiler. Faşist hükümet, işçi-patron, kapitalist-emekçi gibi ayrımları örtmek amacıyla bunların hepsine birden üreticiler, oluşturulan örgütlere de üreticiler birliği adını verdi. Otoyollardan sulama ve bataklık kurutma projesine dek bütün devlet yatırımları, özelleştirme adıyla büyük sermaye kümeleri ile toprak sahiplerine devredildi. Hükümet yetkilileri ve başta Popolo D’ İtalia olmak üzere faşist basın, bu uygulamaları İtalya halkına, abartılmış söylemlerle , “ İtalya’nın güçlü kılınmasını sağlayacak çağın gereği gelişmeler”  olarak duyurdular. Mussolini’nin, devletin ekonomideki yeri konusundaki görüşleri hemen hemen aynıydı. Mussolini, Marcia du Roma’nın birinci yıldönümünde şunları söylüyordu: “ Biz devleti, bütün ekonomik yetkilerin pisliğinden temizlemek istiyoruz. Demiryolcu, postacı sigortacı devlet yeter.”12

    Faşist diktatörlük altındaki İtalya’da İlva Grubu, Ansoldo, Fiat, Breda, Pirelli, Burgo gibi sanayi kümeleriyle; Banco di Commerciale, Banco di Sconto, Credito D’İtalia,ll Credito D’İtalia ve Banco di Roma gibi bankalar, devlet kaynaklarını ve kamusal işletmeleri devralan ve sınırsız bir biçimde kullanan büyük sermaye kümeleriydi. Tekelci sermayenin tek amacı, baskıcı yöntemlerle kamu yekte (otorite) sini kullanmaktı. Bu amaç, imtiyazlar şebekesinin hizmetindeki faşist parti yönetimi ile gerçekleştiriliyordu.13

    Mussolini, iktidara gelir gelmez devletin elinde bulunan telefon, hayat sigortası, belediye işletmeleri ve devlet tekellerini özelleştirdi ( bunların büyük bölümü 2.Dünya Savaşı’ndan sonra tekrar devletleştirildi). Devlet, 1924 yılında iflas eden Banco di Sconto ve Banco di Roma’nın bütün borçlarını üzerine aldı ve bu bankalara 1926’ya kadar süren bir dizi kurtarıcı destek verdi. Büyük şirket ağırlıklı nama yazılı hisse senetlerinin tümü devlete ödettirildi. Savaş sırasında yasadışı yollarla elde edilen zenginlikleri soruşturan Araştırma Kurulu, Mussolini iktidara geldikten 20 gün sonra ortadan kaldırıldı. Topraksız köylülere toprak edinme olanağı veren Visocchi Kanunu iptal edildi. Tarıma yapılan teşvikler üretici köylülere değil,” L’associazione dei geogofili” ve “Federconsorzi” adıyla büyük toprak sahiplerinin oluşturduğu örgütler aracılığıyla, tarım tekellerine verildi. Devlet, bankalar başta olmak üzere büyük sanayi işletmelerinin zararlarına karşı garanti oluşturan sigorta organı haline getirildi. Anonim şirketlerin gelirlerinden alınan vergiler indirildi, fiyatların ve kazançların belirli olması yolu kaldırıldı.14 SIP adı verilen bir yapılanma ile kazançların büyük özel işletmelere, zararların ise devlete yüklendiği bir işleyiş oluşturuldu. 1933 yılında, zorluk içinde olan işletmelere mali yardım yapmakla görevli IMI ve zarar eden kuruluşları devralan IRI adlı devlet örgütleri kuruldu. IRI savaş sonuna kadar firmalara 8 milyar liret dağıttı. Bu para, İtalyan halkının aynı dönem içinde ödediği vergi kadardı.15 Bunun açık anlamı, halktan alınan vergilerin tümünün, bir avuç büyük endüstriciye ve bankere dağıtılmasıydı.

    Faşist İtalya’daki ekonomik uygulamalarla, günümüzdeki özelleştirme uygulamaları arasındaki benzerlik birçok kişiye şaşırtıcı gelebilir. Ancak bunlar yaşanmış gerçeklerdir. Mussolini, sınırsız bir özgürlük içinde devlet kurumlarını özelleştirerek, İtalyan halkını sonu kanla bitecek bir maceraya sürüklerken; aynı yıllarda Atatürk, yoksul Anadolu’da, devletçilik yoluyla mucizeler yaratıyor, sosyal bir halk devleti kuruyordu.

ŞİRKETLER VE ALMAN NAZİZMİ

    Tekelci şirket çıkarlarını gözeten uygulamaların yoğun olarak uygulandığı bir başka ülke Nazi Almanya’sıdır. Nazizm’in ekonomik uygulamaları, İtalya’da olduğu gibi, siyasi baskının hemen arkasından gelmişti. Sürekli kılınan baskı ortamında, tekellerin ve büyük toprak sahiplerinin istemleri, herhangi bir engelle karşılaşmadan hızla yerine getirildi. Dünyanın her yerinde olduğu gibi Almanya’da da, politik terörü  “ekonomik terör” takip etti. İktidara gelince Nazi Partisi’nin program ve yaymacasından anti-kapitalist söylemler çıkarıldı ve büyük şirket istemleri, hükümet politikalarına tam olarak yerleşti. Toplumda duruma tepki gösterecek örgütlü güç bırakılmamıştı. (Benzer durum 12 Eylülden sonra Türkiye’de yaşanmıştır.) Kapitalizmin dizginlenmesini isteyen ve “inançlı nazilerden” oluşan SA’lar (Hücum Kıtaları) bile yok edildi. İçlerinde Hitler’in eski “ dava arkadaşlarından” Röhm ve Strasser’in de bulunduğu ve iktidar öncesinde dile getirilen anti-kapitalist söylemlerin uygulanmasını isteyen yüzlerce SA yöneticisi, tekellerin ısrarlı isteği üzerine 30 haziran 1934 gecesi SS’ler tarafından topluca öldürüldü.16  

    İtalya’da Mussolini’yi destekleyen büyük şirketler Almanya’da Hitler’i desteklediler.  Krupp, Thyssen ve Schact, 1 Haziran 1933‘de Adolf Hitler-Spende der Deutschen Wirtscaft’ı  (Adolf Hitler Bağışı) kurumsallaştırarak, başta Hitler olmak üzere Nazi önderlerini açıkça kara ortak ettiler.17  Bu karardan 45 gün sonra, büyük sermayenin merkezi örgütü Generaltrat der Wirtshaft ( Genel Ekonomi Konseyi), devlet ve partiye karşı özerkliği olan bir örgüt haline getirildi ve Alman ekonomisine yön vermeye başladı. 1933’de uygulamaya konulan Dört Yıllık Plan, tümüyle büyük sermayenin önceliklerini gözetiyordu.18

    Hitler ve Mussolini’nin ekonomik politikasının hemen aynısını daha kapsamlı bir biçimde Almanya’da uyguladı. 1929 dünya bunalımının olumsuz etkilerini azaltmak için, tekelci sermayeye büyük devlet yatırımlarının ihaleleri verildi. ( Bu uygulamayı aynı dönemde Roosvelt yaygın olarak ABD’nde gerçekleştirdi). Bunların çoğu “şirkete göre iş” biçimindeydi ve devlet açısından işe yaramayan verimsiz yatırımlardı. Tekelleşme büyük bir istekle desteklendi. 15 Temmuz 1933’te çıkarılan bir yasayla, Ekonomi, Bakanlığı’na, şirketleri birleştirme yetkisi verildi. 1933 Temmuzu ile Kasımı arasındaki üç ayda 30 kartel birleşmesi gerçekleştirildi. Sermaye yoğunluğunun daha düşük olduğu sanayi dallarında 38 yeni kartel kuruldu.19 Karteller, 1936’ya dek, Ekonomi Bakanlığı’nca denetlenirken, 1936’dan sonra yönetim ve denetim tamamen ortadan kaldırıldı.20

                                                                                         *

    Naziler iktidara gelir gelmez, kendinden önceki hükümetlerin devletleştirdiği bütün işletmeleri özelleştirdi. Daha sonra diğer devlet işletmeleri de hızlı bir biçimde büyük sermaye kümelerine devredildi. 1929 büyük bunalımı nedeniyle iflas eden ve 1931 yılında devlet denetimi altına giren bankalar, sermaye artışları devlet bütçesinden karşılanıp mali güçleri arttırıldıktan sonra yeniden özelleştirildiler. Gemi yapımı ve deniz ulaşımı ile belediye işletmelerinin tümü özel kesime devredildi. İflas eden şirketleri kurtarmak amacıyla, daha önce devlet tarafından satın alınan hisse senetleri şirketlere geri verildi.

    Özel girişimin yatırım yapmadığı alanlara devlet yatırımları yapıldı. Verimsiz sayılan bu alanlara yatırılan sermaye için hisse senetleri çıkarıldı. Yatırılan sermaye için temettü garantisi verildi. Zararları ise devlet üzerine aldı. Yatırım riskleri azalınca da bu kuruluşlar özel şirketlere devredildi. Büyük yol, bina, santral, iletişim vb. yatırımları yapıldı. Buralarda hem işsizlerin düşük ücretle örgütsüz olarak çalışmaları sağlandı hem de ayrıcalıklı büyük firmalara kolayca sermaye birikimi sağlayacak karlı iş alanları yaratılmış oldu. Teşvikler ve krediler firma kasalarına aktarıldı.

    Sonuçta büyük şirketlerle devlet iç içe girdi. Daha doğrusu, devlet tam olarak büyük sermayenin devleti haline geldi. Bu kaynaşmaya en çarpıcı örnek kısa sürede büyük sanayi devi haline gelen Rheinmetall Börsig Şirketi’nin Denetleme Kuruludur. Bu kurulda, Karl Bosch, Börsig, deutsche Bank ve Dresten Bank temsilcilerinden ayrı olarak şu üyeler vardı: Nasyonal sosyalizmi kabul ettiğini açıklayan beysoylu 8aristokrat) temsilcilerden Gota Dükü Soxe Cobourg, Devlet Bakanı Trendelenburg, maliye bakanlığından bir temsilci, ordu temsilcisi olarak emekli albay Thomas ve kamu nitelikli bir kredi kuruluşu olan Reichskredigesellschaft’ın bir temsilcisi. Almanya’da, Vögler, Reusch, Thyssen, Krupp, VonBohlen, Bosch, K.F.Siemens, Frowein, Cuno gibi büyük sanayici ve bankerler, Nazilerin devlet destekleri ve özelleştirme uygulamalarıyla çok kısa zamanda sermaye imparatorlukları haline geldiler.21      

ŞİRKETLER VE KÜRESEL FAŞİZM

    Mussolini ve Hitler, bugün tüm Batılı ülkeler tarafından yeriliyor ama kurdukları ekonomik düzen hemen hiç eleştirilmiyor, tersine bu düzen, etki alanı genişletilerek mutlaklaştırılıyor ve uygulanıyor. Bugün ,Batı’da geçerli olan ekonomik işleyiş ve tekelci yapı, 1930 İtalya ve Almanya’sındaki uygulamalardan çok daha yoğun ve geniş kapsamlıdır.

    1914’ler ve 1930’larda da küreselleşmiş olan dünya bugün daha çok küreselleşmiştir. Bu doğrudur. Doğru olmayan, dünyayı yoksul ülkeler ve tüm dünya çalışanları için “ nefes alamaz” hale getiren küreselleşmenin yeni ve ileri bir olguymuş gibi ileri sürülmesidir. Dünya; savaşlar, darbeler ve açlıkla ele geçirilirken, bu yıkıcı girişim, ulusötesi yeni bir uygarlık aşaması gibi sunuluyor. Şirket evlilikleriyle sağlan uluslar arası birleşme ( entegrasyon) lerin, dünyayı küçülttüğü ve savaşları önlediği söyleniyor. Aynı şeyler 1914 ve 1930’larda da söyleniyordu. İngiliz Unulever, Brown-Boveri, Amerikan Ford, General Motors başta olmak üzere birçok batılı sermaye kümesi, nazi Almanya’sında büyük yatırımlar yapmışlar, şirket satın almışlar ve ortaklıklar kurmuşlardı. Almanya o yıllarda, Fransa’dan sonra dünyada en çok uluslar arası şirket birleştirmesi olan ülkeydi. Hitler hükümeti dışarıya açılan Alman şirketlerini ve dışsatımcı (ihracatçı) firmaları bir çok bağışıklık (muafiyet) ve devlet yardımıyla desteklemişti.22

                                                                                  *

     Faşizm bir araçtır, tekelci şirket egemenliğinin tehlikeye düştüğü anda devreye sokulan bir araç. Tehlike oluşmadığı sürece, dünyaya yön veren büyük sermaye güçleri ve onların politik uzantıları; görünüşte, barışçı ve demokratlar ve kararlı anti-faşistlerdir; ancak, çıkarlarına ve kurulu düzene yönelecek en küçük bir tehdit söz konusu olduğunda kolayca barbar savaşçılar haline gelirler. Bu gerçeği, 1930’larda Hitler bile açıkça dile getirmiyordu. Ancak Amerikalılar bu gün yaptıklarını açıkça ilan etmekten çekinmiyorlar. “ Çıkarlarımıza ters düşen her yere müdahale ederiz”

     1930 Almanya’sı ile günümüz ekonomik uygulamaları arasındaki benzerlikleri inceleyen Fransız ekonomist Charles Bettelheim şunları söylemektedir:  “ Nazi Almanya’sında devletle büyük sermayenin iç içe geçmesi, tekelci kapitalist ekonominin eğilimlerinin son aşamasına vardığını gösterir. Zorunlu karteller, yoğun devlet siparişleri, kredi garantisi, dünya pazarlarıyla saldırgan ilişkilerin yerleşmesi, ekonomik sübvansiyonlar ve fiyatların düzenlenmesindeki işleyiş varılan noktayı gösteren örneklerdir. Örneklerin günümüz uygulamalarıyla benzerlikleri rastlantı değildir. Bu benzerlikler, güncel kapitalizmin gizli olarak nazi Almanya’sının ekonomik yapısına benzer bir ekonomik yapı içerdiğini gösterir.”23

     Küreselleşme ile faşizm arasındaki ekonomik benzerliği kaçınılmaz olarak, siyasal ve hukuksal alandaki yapısal uyumun da maddi temelini oluşturmaktadır. Ortak ekonomik temel; ortak düşünce, ortak davranış ve ortak kültür demektir. Geçerli kılınmaya çalışılan demokratik düzen anlayışı, emperyalist dönem demokrasisiyle faşizmi ne denli birbirinden ayırmaya çalışırsa çalışsın; aynı temel üzerine oturan anlayış benzerliklerini korumaktadır. Siyasi demokrasinin günümüzde geçerli olan işleyiş kuralları içinde insanlar, kendi geleceklerine nereye kadar karar verebileceklerini bilmemektedirler. Demokrasi sınırının, halk kitlelerini dışarıda bırakarak daralması ve bu sınırın küçük bir azınlığın çıkarları ile örtüşür hale gelmesi demokrasiden söz etmeyi olanaksız hale getirmiştir. Eğer günümüzde demokrasiden söz edilecekse, bu demokrasi elbette “ tekelci şirket demokrasisinden” başka bir şey olmayacaktır.

     1979 yılında Batı’ya sığınan ve yirmi yıl orada yaşayan ünlü Rus yazarı Aleksandr Zinoviev şunları söylüyor: “  Bugün demokratik bir totalitarizmin oluşumuna şahit oluyoruz. Şimdi tek bir gücün, tek bir ideolojinin, dünya çapındaki tek bir partinin egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Küresel egemenliğin yarattığı dünya partisi kavramı; uluslarüstü yapıların, ticari şirketlerin, bankaların, siyasi oluşumların ve medya kuruluşlarının oluşturduğu iyi örgütlenmiş bir gücü ifade etmektedir. Bu güç, demokrasiyi tüm batılı ülkelerin toplumsal yaşamından çıkarmak üzeredir. Totalitarizm her yana yayılıyor, çünkü uluslarüstü yapı, uluslara kendi kurallarını dayatıyor. Demokratik olmayan bir üst yapı emirler veriyor, cezalandırmalarda bulunuyor, ambargolar koyuyor, bombalıyor, insanları aç bırakıyor. Finans diktatörlüğüyle kıyaslandığında, siyasal diktatörlük çok masum kalır. Çünkü en katı siyasi diktatörlüklerin içinde bile belli bir direniş göstermek mümkündü. Ancak  ‘Bankaya’ karşı direniş mümkün değildir. Paranın musluklarını ellerinde tutanlar istemezse ihtilaller bile artık olamaz.. Batı’da son elli yılda gelişmiş olan ‘ süper ideoloji’, komünizmden ya da nasyonal sosyalizmden çok daha güçlü bir baskı oluşturmuştur. Batılı insan, bu ideolojiyle öylesine aptallaştırılmıştır ki 1930’lu yıllardaki orta bir Sovyet ya da Alman vatandaşı bile bu kadar aptallaştırılmamıştı.”24

                                                                                                                              Ağustos 2003

DİPNOTLAR    

1  “ Almanya’da Nazizm ve Sosyalist Hareket” Sosyalizm ve Toplumsal  Mücadeleler Ans.,İletişim Yayınları,3.Cilt,sf.827
2  CAROGCİ,sf.60-61; ak. Çetin Özek “ Direnen Faşizm 1” İzlem Yç,1966,sf.67-68
3  “ Devrimler ve Karşıdevrimler Ansiklopodisi” Gelişim Y.,1975,ll.Fas.,sf.288
5  “ Direnen Faşizm 1” Çetin Özek 1966, İzlem Yayınları,sf.188
6  “ Le Origini del Fascismo; İn Fascismoianti Fascismo 1” L.Bosso Milano,1962,sf.10;ak Çetin Özek, ''Direnen Faşizm 1”   1966, İzlem Yay.., sf.189
7 “ Direnen Faşizm 1” Çetin Özek, İzlem Yay.1966, sf.242-243
8 a.g.e. sf.247
9 “ Devrimler ve Karşı Devrimler Ansiklopedisi” gelişim Yay.,sf.14,sf.331
10 “ Almanya’da Nazizm ve Sosyalist Hareketler” , Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ans.,İletişim Yay.,3.Cilt,sf.82
11 a.g.e. sf.825
12 “ Devrimler ve Karşıdevrimler Ansiklopedisi” Gelişim Yay.,Sayı 14,sf.333
13  “ Almanya’da Nazizm ve Sosyalist Hareketler” , Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ans.,İletişim Yay.,3.Cilt,sf.821
14  “ Devrimler ve Karşı Devrimler Ansiklopedisi” gelişim Yay.,sf.14,sf.333
15  “ Almanya’da Nazizm ve Sosyalist Hareketler” , Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ans.,İletişim Yay.,3.Cilt,sf.82
16 a.g.e. sf.825
17  Le Figaro Magazine, 24.07.1999
18  “ Almanya’da Nazizm ve Sosyalist Hareketler” , Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ans.,İletişim Yay.,1.Cilt,sf.55
19 a.g.e.sf.102 ve 234
20  a.g.e. sf.192
21  “ 19. Yüzyılda Fransa’da İşçi Kültürü” Ahmet İnsel, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ans.,İletişim Yay.,sf.78
22  a.g.e.sf.178
23  a.g.e.sf.386
24  a.g.e.sf.405 


 

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- 7 - FAŞİZMİN KÜRESELLEŞMESİ. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free